\m/ Kocaeli’nin Körfez ilçesinden 18 Haziran 2011 günü saat 17.25’te evden çıktığımda Sonisphere 2011 yolculuğum başlamıştı. Kocaeli Üniversitesi’nde benim gibi Çevre Mühendisliği okuyan Yusuf ile buluştum İzmit merkezde. 19.00 arabasıyla İstanbul’a gittik. İstanbul’da yaptığımız ilk şey Kadıköy’den vapurla Beşiktaş’a geçmek ve İstiklal Caddesi’ne çıkıp tavuk dürüm ile karnımızı doyurmak oldu. Metalci adam fakir olur, evet. Daha sonra aynı üniversitede okuduğumuz Utku ile ve arkadaşlarıyla buluşup bir iki bira içtik. Nevizade tam anlamıyla tıklım tıklımdı. Cumartesi akşamı, bundan daha azını göremezsiniz zaten. Belli bir saatten sonra kalkıp Maçka yakınlarında kalacağımız eve geçtik. Ben hiç tanımıyorum ama sağolsun Utku’nun Alper isimli arkadaşı bize kapılarını açtı. Aslında Yusuf Küçükçiftlik Park girişinde sabahlamayı planlıyordu, beni de yanına çekmişti biletim sahne önü olmamasına rağmen ama uyuyup enerji toplamak ona da daha mantıklı geldi sonrasında.
Alperler’e geçtiğimizde saat 00.10 falandı. Eve bira söyledikten sonra televizyon izleyip muhabbete başladık. Saatler ilerledikçe heyecan artıyordu. 02.00 gibi Çakallarla Dans açtı Alper. Yarım saat kadar sonra uyumam gerektiğini farkedip yatağa geçtim ben. O sırada eve bir de kuzeni geldi elemanın. Bir de arkadaşı Buğra vardı. Ben, Utku, Yusuf, Alper, Buğra, kuzen. 6 kişi kaldık o gece evde. Sağolsun. Saatimizi 06.00’a kurup uyuduk. Sabah Yusuf beni uyandırdığında horultumdan uyuyamadığımı söyledi. Utku da heyecandan uyuyamamış. Ben de 03.00 gibi anca dalmıştım. Üçümüz toplam üç saatlik uykuyla Küçükçiftlik Park’a geçtiğimizde 150-200 civarı kişinin bizi karşıladığını gördük. Bu sayı bir hayli az geldi bize.
İlk işimiz poğaça ve zaman geçirecek birşeyler almak oldu. Uykusuz, Penguen ve Four Four Two. Uykusuz ile Penguen’e daha önce bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Gün içinde çok gülmeyeceğimden dolayı, gülme kotamı erkenden doldurarak iyi yapmışım aslında. Saatler geçmek bilmiyordu giriş kapısının önünde. Tanımadığımız insanlarla muhabbet, beraber şarkı söylemek falan derken 11.30 gibi topluca ayağa kalkıldı. 12.30’da sözde kapıların açılması bekleniyordu ama ilk fiyasko burada gerçekleşti. Zaten ilk çıkacak grup Mastodon, 14.15’te başlayacak konsere, 13.30’a kadar kapılar açılmadı. Bir de o saate kadar kuyruk İnönü’ye kadar uzandı. 200 kişi oldu sana 1000 ve üzeri. Kocaman kapı da dışa doğru açılıyormuş. Bizden geri gitmemizi istiyor güvenlik. Böyle saçmalıklar olması bekleniyor tabii de, bu harbiden büyük bir rezaletti. Neyse ki kapılar açıldı ve insanlar koşarak içeri girdi. Benim biletim saha içinden değil, normal bölgeden olduğu için önde yer kapma gibi bir derdim yoktu. Yusuf, Utku ve yanımda adını hatırlamadığım diğer arkadaştan ayrıldım ve alanda küçük bir gezintiye çıktım.
Tuvalete girdim önce. Ben ilk defa böyle bir organizasyona katılıyordum. Normalde metal müzik dinleyen biri değilim. Sadece Iron Maiden dinlerim ben. Buraya tek geliş amacım da Iron Maiden. Daha önce Türkiye’ye Iron Maiden sadece bir kez geldiğinden dolayı, o da ben 8 yaşında olduğum zaman olduğundan dolayı ilk defa böyle bir organizasyona katılıyorum. Tuvaletlerin hep berbat olduğu söylenir ama ben o kadar da kötü bulmadım. Sonuçta ne bekliyorduk ki? Sabun var, su var, e sıçacaklar için kağıt da konmuş, yeter. Sonra tişört alırım diye tişört standına baktım. Daha önce burada fotoğrafını paylaştığım The Final Frontier World Tour’un teker teker tarihleri ve ülkeleri üzerinde yazılı olan tişört vardı ama fiyatı 50 liraydı. Dışarıda İstanbul illüstrasyonlu tişörtler 20 liraydı, alsam onlardan alırdım. İkisinden de almadım. Sonra yiyecek ve içecek standlarına baktım. Orada da fiyatlar gayet güzel. Su, herkes içebilsin diye 50 kuruş, kola ve bira 7.50 lira, köfte ekmek ve soğuk sandviç de 7.50, gayet ideal. Suyumu aldım ve normal bölgenin 2. kısmı olan çimlere oturup Mastodon konserini izledim.
Sonlara doğru twitter’dan arkadaşlık kurduğum Can geldi. Can’ın bileti sahne önüydü ama beni bir kaç saatliğine yalnız bırakmadı sağolsun. Sahne önü bileti sahipleri bizim alana gelebiliyor, biz oraya gidemiyoruz. Yoksa ben de onu yalnız bırakmazdım, eheh. Mastodon konserinin sonunda, arada ve In Flames konserinin ilk bölümünde biralarımızı içip Fenerbahçe ve Galatasaray’ın geleceğini, geçmişini, rekabetini konuştuk. Iron Maiden hariç gün boyunca en eğlendiğim kısımlardan biriydi. Buradan bir kez daha teşekkür edeyim Can’a. In Flames’in ortalarında, arkadaşları geldiğinden yerine geçmek zorunda kaldı. Ben de çimlere geri dönüp Iron Maiden konseri için uyku depolamaya çalıştım.
Mastodon ve In Flames benim çok fazla bilmediğim gruplar. Dedim ya metal dinlemem pek diye. Buraya geliş amacım sadece ve sadece Iron Maiden’dı. Param olsa 300 de verirdim ama 150 liramın tamamını Iron Maiden için aldım. Diğerleri ekstra oldu. Mesela Alice Cooper. Gelmeden önce bütün grupların bir kaç şarkısını dinledim. En beğendiğim Alice Cooper oldu. Daha sonra bilene danıştım. Uğur Ozan’ın kız arkadaşı Umut’a. Bana bir Alice Cooper Top 10 yaptı. İşte oradan dinlediklerim. The Black Widow ile girdi. I’m Eighteen’den sonra yine uyku bastırdı. Azıcık uyuduktan sonra, ulan ben uyku problemi olan insanım, evde rahat yatağımda uykuya dalmakta zorluk çekiyorum, orada binlerce kişinin arasında, o kadar gürültüde tık diye dalmışım, neyse azıcık uyuduktan sonra Feed My Frankenstein’da kalktım. Gulyabaniyi gördüm. Poison’ı dinledim. School’s Out efsanesinin arasına Another Brick in the Wall’ı sıkıştırmış ve Serdar Ortaç’a da “Öyle söylenmez, böyle söylenir” demişti Alice, buna da tanıklık ettim. Elected’daki Türk Bayrağı ironisini de yakaladım. Sahne şovu açısından harika bir konserin yarısını izleyebilsem de gayet keyifli bir şekilde hakkını alabildiğime inanıyorum. Yarım saat sonra Slipknot çıkacaktı. O arada birşeyler yemem gerektiğini fark ettim ve köfte ekmeğe yumuldum, tabii birayla.
Slipknot açıkçası hiç ilgimi çeken bir grup değil ama bunu dinlemek zorundaydım çünkü artık onlardan sonra Iron Maiden çıkacaktı ve benim iyi bir yer edinmem gerekti. Önlere doğru geçtim. Şimdi şöyle diyelim, bu adamlar türlerinin en iyisi. Sevenlerine de inanılmaz bir gaz veriyorlar kesinlikle. Geçtiğimiz sene de Paul Gray isimli üyelerini kaybetmişler. Ekstra bir duygusallık var herkeste. Herşey kabul. Ama sevmeyen insana sevdiremezsin işte. Pogo imiş, Wall of Death imiş bana hiç dostça gelmeyen şeyler bunlar. Ve inanır mısınız, nerede dursam orada pogo oluştu. Konser boyunca oluşan pogolardan kaçmakla geçti vaktim. Arada gaz maskeli abimizin ayakta platform tarafına çıkıp kendini sahne önündeki seyircilere atmasını, palyaçonun bagetleriyle mastürbasyon yapmasını falan yakaladım. Spit it Out’ta ayıp olmasın diye çömeldik. Çömelmeyen bir sürü kişi vardı. Tabii kimseyi zorla çömeltemezsin ama buraya geldiysen, sevmesen de saygı duy ve koreografiyi bozma. Çömeldik ve yeri geldiğinde zıpladık falan. Slipknot’a saygım sonsuz ama bazı fanlarına değil. Konser bittiğinde adamlar ciddi ciddi “Yeeeaaa Maiden önden izlenmez, ben arkaya gidiyorum.” falan dedi. Gerçi kötü de olmadı, ön tarafı boşalttılar. Solist Corey Taylor “We are so excited because we’ll watch Iron Maiden” derken, fanların “Maiden Sucks” demeleri de ayrı saçmalık. Gerçekten gece sonrası İstiklal Caddesi’nde yürürken üzerimizdeki Maiden tişörtlerini gören elemanlar böyle bir söz öbeği kullandılar. Çok yazık.
Ve geldik babalara. Babalar gününde manevi babalarımla birlikte olacaktım. 20.00-21.00 arası geçmek bilmedi adeta. 21.15’te Doctor Doctor’ı duyduğumda nabız sayım, hayatımın o anı boyunca en yüksek seviyeye ulaşmıştı. Satellite 15… The Final Frontier’ın 4 dakikayı aşkın intro’su bitmek bilmedi. Ve o bittiğinde! Allah’ım Iron Maiden! Sahnedeler. Azıcık önümdeler. Ben normal bölümdeyim, sahne önündeki arkadaşlarımı düşünemiyorum bile! İşte Bruce Dickinson, İşte Steve Harris, İşte Dave Murray, Adrian Smith, Janick Gers. Kocaman baterisinden dolayı göremesek de Nicko McBrain! Kanlı canlı başladılar söylemeye. “Scream for me İstanbul!” bu sözü duymayı saat 06.00’dan beri değil, bileti aldığımdan beri de değil, doğduğum andan beri bekliyordum. Ve Bruce abimiz bunu haykırdığında İstanbul’dan öyle bir ses çıktı ki, benim açıklamaya gücüm yetmez. Ses sisteminin nasıl olduğu, arada unutulan notalar, sözler, seyircinin yeni parçaları bilmemesi ve eşlik edememesi falan hiçbiri umrumda değil. Iron Maiden ile aynı ortamdaydım ya, aynı havayı soludum ya, o bana yeter. El Dorado, 2 Minutes to Midnight, The Talisman ve ardından Coming Home. “To the Albion’s land, Coming Home!”, beraber Dance of Death’i söyledik lan. The Trooper en çok katılımın olduğu parçaydı, The Wicker Man ve Blood Brothers. İlk gördüğümde duygularıma engel olamayıp ağlamıştım. Blood Brothers’ta ikinci kez ağladım. Sonra When the Wild Wind Blows, The Evil That Men Do ve beni Iron Maiden ile tanıştıran Fear of the Dark. “Iron Maiden’s gonna get you, no matter how far!” dedikten sonra içeri gitti babalar. Tabii konseri terk eden çok kişi de oldu. Yahu ben de ilk geliyorum da hiç mi bu işin adabını falan bilmiyorsunuz arkadaş. Bis dedikleri olay var ve yeniden çıktılar sahneye. The Number of the Beast. Hallowed Be Thy Name okudular önümüzde lan, var mı ötesi. Running Free ile de bitti bu muhteşem gece. Sonrası da Monty Python’dan Always Look on the Bright Side of Life.
Tabii herkes çok daha fazla klasik çalınmasını isterdi. Benim de çalınmasını isteyeceğim en az 40 parça var ama Iron Maiden bir turneye başladı mı, aynı setlist ile devam eder. Bu setlist çok ama çok nadir değişir. Belki Bruce’lü Iron Maiden Türkiye’ye ilk kez geldiğinden ben de bir iki şarkı eklenebilir dedim ama pek de inanarak değil. Diğer ülkelerde ne çaldılarsa aynılarını, aynı sırayla çaldılar. Ne çaldıkları çok da önemli değil, oradalardı ya, gördük ya, yeter. Tek şikayetim, Bruce çok az konuştu. Yine de yetti be. Bir dahaki gelişlerinde daha büyük bir yere ihtiyaçları olacağını söyleyerek hepimizi gaza getirdi, dışarıdakilere selam çakarak ve Jedi esprisiyle hepimizi güldürdü. Midnight Express olayını yakalayamadım ama onu da fazla büyütmemek, espri olarak algılamak lazım sanırım.
O gece konser çıkışı da en az giriş kadar sorunlu oldu. Purple Concerts’in kulaklarını çok çınlattık. İstiklal Caddesi’nde ıslak hamburgerlerimizi yedikten sonra bir kez daha Alperler’e gittik. 03.00’da yatıp 08.00’da uyandık. 10.00 arabasıyla Kocaeli’ye geri döndük. 11.30’da evdeydim. 15.30’da yatağa girdim. Sabah 07.30’da uyandım. Tam 16 saat uyudum. Hayatımın en uzun ve en huzurlu uykusu! Ben Iron Maiden’ı gördüm! \m/
Metalin Tanrıları 11 Şubat Cuma günü The Final Frontier World Tour 2011’e başladı. İlk konser Moskova’da Olympiski’deydi. 7 ay sürecek turne, 100’den fazla konser var. Bütün dünyayı dolaşacaklar ve internete sızan fakat gerçek olduğu henüz kesinleşmemiş bu turne tişörtüne göre 19 Haziran’da da Sonisphere Festivali kapsamında İstanbul’a gelecekler.
Şahsen hayatımın grubudur Iron Maiden. İyi bir metal fanı değilimdir ama çok büyük bir Iron Maiden fanıyımdır. Resmi sitelerine henüz eklenmemiş Türkiye konseri ama inşallah doğrulanır, inşallah Bruce abimizden “Scream for me İstanbul!”u duyma fırsatını canlı canlı yaşarız. Çocuk kesme şenlikleri başlasın!