beercholic

sıkı bir fenerbahçe, lakers ve west ham united taraftarı, iron maiden fanatiği, her türlü güzel müziği dinleyen, film ve diziyi izleyen bir blog yazarı, sıradan bir insan!
Dec 21 '11

Sildim FM 2012’yi.

1 note Tags: football manager 2012

Dec 11 '11
confengv2:

benim için el clásico demek bu tablo demektir lan. bak fotoğraf ya da kare demiyorum, direk tablo diyorum çünkü bu bence hala gerçek olamaz. bildiğin bir sanat eseri. aylar geçti hala etkisinden kurtulamadım lan. bütün kafalar ayrı fotoğraflardan kesilip üst üste yapıştırılmış gibi. mourinho’nun yüzüne, parmağını diğerinin gözüne sokarken aldığı sadist bir zevkin tatmini yansımış resmen. ve diğer adam tamamiyle mağduriyetin simgesi. kafasının yere eğilirken aldığı açı, yüzündeki hissiyatsız sükunet… bilemiyorum olum tarif edemiyorum işte. ama asıl bombayı en sona bıraktım: adaletin bekçisi. abi adam resmen başka bir dünyadan alınmış ve oraya konulmuş gibi. yani bu fotoğraf olamaz çünkü fotoğraf olsa bu adam bu fotoğrafa ait olamaz, fotoğraf kendisiyle çelişir. onca olan bitenin arasında adam dikilmiş ve duygusuz bir biçimde etrafı kesiyor. bildiğin uzaylı lan bu. inanılmaz. üzerinden seneler de geçse hala böyle dünya kadar laf edebilirim. muhteşem. enfes.

YERDEN YAZIYORUM, NEFİS LAAAN! HAHAHAHAHAHAH.

confengv2:

benim için el clásico demek bu tablo demektir lan. bak fotoğraf ya da kare demiyorum, direk tablo diyorum çünkü bu bence hala gerçek olamaz. bildiğin bir sanat eseri. aylar geçti hala etkisinden kurtulamadım lan. bütün kafalar ayrı fotoğraflardan kesilip üst üste yapıştırılmış gibi. mourinho’nun yüzüne, parmağını diğerinin gözüne sokarken aldığı sadist bir zevkin tatmini yansımış resmen. ve diğer adam tamamiyle mağduriyetin simgesi. kafasının yere eğilirken aldığı açı, yüzündeki hissiyatsız sükunet… bilemiyorum olum tarif edemiyorum işte. ama asıl bombayı en sona bıraktım: adaletin bekçisi. abi adam resmen başka bir dünyadan alınmış ve oraya konulmuş gibi. yani bu fotoğraf olamaz çünkü fotoğraf olsa bu adam bu fotoğrafa ait olamaz, fotoğraf kendisiyle çelişir. onca olan bitenin arasında adam dikilmiş ve duygusuz bir biçimde etrafı kesiyor. bildiğin uzaylı lan bu. inanılmaz. üzerinden seneler de geçse hala böyle dünya kadar laf edebilirim. muhteşem. enfes.

YERDEN YAZIYORUM, NEFİS LAAAN! HAHAHAHAHAHAH.

7 notes (via confengv2-deactivated20111222)

Dec 8 '11

FM 2012, West Ham United #3, “yıldızlar da kayar”

2 Eylül 2011 - 21 Ekim 2011

En son deplasmanda Doncaster’ı Piquionne’nin uzatma dakikalarında bulduğu golle 3-2 devirmiştik. Şimdi o Doncaster, 12 maçta topladığı 3 puanla ligin dibine demir atmış durumda. Puan vereni sopayla kovalıyorlar yani. Ben az kalsın kaybediyordum. Fikstür ve sonuçlar ile başlayalım: http://img403.imageshack.us/img403/6734/fixturey.png

İçeride Portsmouth ile kötü oynayıp 0-0 berabere kaldık. Belki de kötü bir dönemin başlangıcına giriyorduk, bilemiyorum. Zaten maçtan sonra da performanslarını beğenmediklerini söyledim oyuncularıma. Motive oldular ama nafile. Derby deplasmanında da soğuk terler döktük. Oyun içerisinde en çok değişikliğe gittiğim maçlardan biriydi. Sürekli taktik değiştirdim, maç içerisinde farklı farklı bağırışlar denedim. En sonunda süper yedeğimiz Piquionne çıkıp 86 ve 90+’da koydu yüreği ve 2-0 ile döndük.

Bu arada sakatlık laneti başladı. Önce George McCartney, sonra Guy Demel ve hatta Robert Green bile antrenmanda parmağından sakatlanarak maç kaçırdı. Oyun içi diğer konulardan bilgi vermek gerekirse, Beşiktaş UEFA Avrupa Ligi’nde Atletico Madrid, Lazio ve Videoton’un olduğu gruba düştü. Hatta Atletico’yu deplasmanda 3-2 yendiler yamulmuyorsam. Trabzon da Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih, Lyon ve Olympiakos’u çekti.

Lig Kupası’nda 3. Tur maçında Manchester City ile oynayacaktım. Maçtan önce ufak bir takım toplantısı gerçekleştirdim ve takımı kenetlemeye çalıştım ama “Beyler rakibimiz çok güçlü, ama biz de kolay lokma olmadığımızı göstereceğiz. Sahaya çıkıp elimizden ne geliyorsa yapacağız, sonuna kadar savaşacağız. Yenersek olaylar olaylar, yenilirsek de başımız dik!” minvalinde bir şeyler dedim ama oyuncularımın pek sikinde olmadı. Ha, ne oldu? Sonuna kadar savaştık, biraz defansif bir kadroyla çıktık ama öyle yalandan defans yapmadık. Harbi East London geçilmezi oynadık. 66’da geçtiler mk. O kadro yetmemiş hayvanlara, bir de Danny ve Srna’yı almışlar. Srna’yı severim, hakkında kötü şeyler söylemeyeceğim ama frikikten astı ibnenin evladı. Sonrasında defansif sistemimizden vazgeçtik tabii, son 10 dakika tek kale oynasak da nereye gol buluyorsun, City bu mk. 1-0 yenildik ama başımız dik!

Aslında alınan skorlar çok da kötü değil ama oynanan oyunda bir durağanlık var gibiydi. Fikstürümüz de çok yoğun, onun da etkisi olabilir. City mağlubiyetini unutup apar topar lige odaklanalım dedik ama kolay değil tabii. Beraberlikler takımı Cardiff ile evimizde oynadık ve bizle de berabere kaldılar, 1-1. 7 maçta 4 beraberlikleri vardı, son 3 maçları da berabereydi. Tomkins’in hatası sonucu Earnshaw soldan sürüp içeri kesti, Ilunga kendi kalesine attı. Kıçımızı kurtaran yine süper yedek Piquionne oldu 81’de.

Bir de transfer olayları var tabii. Nicky Maynard’ı hala çok istiyorum. En sonunda inceden bir teklif yapayım dedim. Çok fazla para istediler ve şimdilik askıya aldım transferi. Ama benim olacaksın Maynard! Antrenmanlarda oyuncuların “attacking” ve “ball control” özellikleri diğerlerine nazaran düşük. Tabii koçlarımız Okan Buruk, Abdullah Ercan olursa normal. Ben de Andrew Cole ile anlaşayım dedim, anlaştım da ama yönetim tarafından veto edildi. Neymiş, gerek yokmuş. Kovamadım da Apo ile Okan’ı. Onlarsız çok yalnız kalırım elin Londra’sında :(

8 maçlık yenilmezlik serimiz vardı ve önümüzdeki maç zorlu Blackpool deplasmanıydı. Maç öncesi teknik direktörleri Ian Holloway ile ufak bir sözlü atışma yaşadım ve ortam da gerginleşti. Bir de daha ilk 20 dakikada Faubert ile Taylor sakatlanınca işimiz çok zorlaştı ama Piquionne’in golüyle 1-0 öne geçtik. İşin garibi gayet de iyi oynuyorduk ve bir şutu da üst direkten döndü Piqu’nun. Ancak ikinci yarıya fırtına gibi başladılar ve 55’te durum 2-1 lehlerineydi. Maç da o skorla bitti ve Blackpool bizi altına alarak ikinciliğe yükseldi.

Sonraki fikstürümüz içeride Reading, dışarıda Leeds, içeride Ipswich. Zorlu bir fikstürdü ama 9 puan imkansız değildi. Öyle de oldu. Lansbury’nin ilk resmi golüyle 1-0 öne geçtikten sonra beraberliği yakalayan Reading’in de üstesinden süper yedek Piquionne geldi. Bu sefer ara pasında Cole topla buluştu ve 81’de 2-1 öne geçiren golümüzü attı. Leeds maçıysa ilk defa favori gösterilmediğimiz bir maçtı. Aynı zamanda çok önemli bir mesaj maçıydı. Leeds 9 maçtır kaybetmiyor, 6 beraberlikleri var. İnanılmaz oynadık! Kevin Nolan’ı ilk kez trequartista oynattım ve sezon başından beri almadığım verimi aldım. 2 gol, 2 asist! Asistleri de Tomkins’e, duran toptan. Nazar golü yedikten sonra son dakikada da Cole attı ve Elland Road’dan 5-1’lik zaferle döndük. Bütün lige mesaj iletildi. O hafta tam üç oyuncum haftanın takımına seçildi: http://img13.imageshack.us/img13/2026/tow.png

Yine ara haberler verelim. Faye ve Papa Bouba Diop İngiliz vatandaşlığı aldı. Faye ekstra olarak milli takımdan emekliye ayrıldı. Basın toplantısında Carew hakkında soru soruldu, “Artık Carew’in takıma bir fayda katacağına inanmıyorum.” dedim. Üzgünüm ama böyle Carew. Seni yedeklere alsam bile Piquionne ve Cole’a haksızlık olur. Öte yandan Nolan ve Tomkins’e ise özel olarak teşekkür ettim Leeds maçındaki oyunlarından dolayı. Leeds teknik direktörü Simon Grayson kovuldu benimle yaptıkları maçtan sonra. 

Ipswich ligin küme düşme hattında bulunan bir ekip ama bizim takım bu tip takımlara karşı anlamsız bir şekilde zorlanıyor kendi evinde. Yine öyle oldu. Faye’nin duran topta kafa golleriyle 2-0 öne geçtik ama devre bitmeden farkı bire indirdiler. İkinci yarıyı da diken üstünde oynasak bile 2-1 kazanmayı başardık. Lider Burnley de, bizim iki hafta önce yendiğimiz Reading’e deplasmanda 5-0 kaybedip, 12. haftada ilk mağlubiyetini alınca liderliğe yükseldik nihayet. Lig Tablosu: http://img13.imageshack.us/img13/6471/tableqs.png Birmingham’ın üç maçı eksik. Ligin en az gol yiyen takımıyız diyebilirim herhalde.

Bu da Burnley için Tayfur Baba’dan gelsin: http://fizy.com/#s/1aij1o

Tags: football manager 2012 West Ham United

Nov 24 '11

FM 2012, West Ham United #2, “weekend warrior”

6 Ağustos 2011 - 1 Eylül 2011

Öncelikle şu muntazamlığa bakar mısınız: http://img23.imageshack.us/img23/6103/fixturep.png

Nerede kalmıştık? Heh, sezonun ilk resmi maçı. Lig açılışı. Crystal Palace deplasmanı. Londra içerisindeyiz yine, evimizden fazla uzaklaşmıyoruz yani. Maç öncesi Crystal Palace hakkında fazla da bir bilgim olmadığından mütevellit maç hakkında mütevazi konuştum. Rakip hocayı övdüm falan. Oyuncular hemen daha hırslı olmam gerektiğini söyledi. Pek zevkli bir maç olmadı, daha çok ben kontrol ettim oyunu ve ikinci yarıda Cole’un aşırtma golüyle 1-0 kazanarak 3 puanla başladık sezona. Maç sonrası basın toplantısında önüme gelen soru “bu sene ligde kim şampiyon olur?”du. Yanıtım; “kimin olacağını bilmiyorum ama milwall kesinlikle olamaz” oldu. Savaş başlasın!

Sonra Lig Kupası ilk tur maçı. Wycombe deplasmanı. Kolay maçtı, 8 oyuncum uluslararası turnuvalara gittiğinden ben de yedeklerle çıkma fırsatı buldum. Kalede Boffin vardı mesela. Piquionne ile 9. dakikada öne geçtik. Noble 17’de penaltıyı kaleciye nişanladı. Sonrasında sahneye, sezon öncesi kampının altın çocuğu Lansbury çıktı ve 3-0’lık bir galibiyet aldık. Maçtan sonra da basın toplantısında Lansbury’yi neden erken çıkardığımı sordular. “önümüzdeki maçlar için saklıyorum onu” dedim, sevindi bizim apaçi. 2. tur kuralasında da epey bir şanslı çekim yaptık. Premier Lig takımları da katılmışken, biz sahamızda League 2 takımı Gillingham’ı çektik.

Bu arada Senegal teknik direktörü Armana Traore, Faye’yi izlemeye geldi önceki maç. Nyron Nosworthy de 30 yaşında ilk kez Jamaika Milli Takımı’nın formasını giydi. West Ham böyle bir kulüp işte, alt ligde olsak da namımız büyük, adamları milli yapıyoruz, heh heh. Milli demişken, Türkiye içeride Estonya ile 1-1 berabere kaldı elemelerde. Hiddink’in kellesinin alınması yakındır oyunda da.

Transfer durumlarına bakalım. Southampton ile anlaşamayan Peter Kurucz’u şimdi de Bristol City ve Peterborough istedi. Bristol kiralık, Peterborough da 35.000 Euro verdi. Bristol’ün teklifini reddettim, Peterborough’ya verdim ama Kurucz, Boro ile de anlaşamadı. Ben adamı istemedikçe, yakamı bırakmıyor yahu. Neyse sonra Brighton gövde gösterisi yaparmışçasına 50.000 Euro ile geldi de gitti sonunda Macar Kaleci. Bizim takım koçu Wally Downes, “manchester city altyapısında sağlam bir çocuk varmış, courtney meppen-walters. bunu almalıyız hocam” dedi. Ben de dedim “e alalım”, teklifi götürdük, kabul ettiler ama çocuk çok para istiyor yahu. 17 yaşında sanki son model araba alacak pezevenk. Böyle Batuhan Karadeniz tarzı futbolcular yetişmesin, 17 yaşındaki çocuk da bizim esas kadrodan elemanların bile istemediği paraları istemesin arkadaş. Almadık tabii ki. Bu aralar Nicky Maynard’ın peşindeyim ben, Bristol City’nin forveti. Adam 2 kupa maçında 9 gol attı lan: http://img254.imageshack.us/img254/4521/maynard.png

Ligde görece kolay Coventry ile içeride, zorlu rakiplerden Leicester ile dışarıda oynadık üst üste. Coventry’yi Cole’un iki golüyle geçtik. Böylece ligde ilk 2 maçımızdaki tüm golleri Cole atmış oldu. Leicester deplasmanındansa nedense tırstım. 4-4-2 yerine 4-5-1 çıktım ama Carew ileride bir sik yapamıyor. Eski dost Vassell’in golüyle geriye düşsek de zor deplasmandan Tomkins’in kafasıyla 1 puanı kurtardık. Taraftarlar şaşkın, medya şaşkın. Herkes galibiyet bekliyormuş meğer. Ulan sakin olun, sanki kaybettik mk. Onlara kalsa 46/46 yapmalıyız ya.

Neyse, bizim gibi şampiyonluk adaylarından Southampton’ı 1-0 geçtik de rahatladık biraz. Gol yine Tomkins, aslanımdan. Guy Demel’i sakatlığa kurban verdik ama sorun yok, sağ bek bölgesinin alternatifi çok. Joey O’Brien, Winston Reid, Nyron Nosworthy, olmadı kanatta oynattığım Julien Faubert’i çekerim.

Kupada Gillingham’ı 4-0 ile rahat geçtim. Maçın hakemi Howard Webb’di. Beni rahatlatan biraz da o oldu. Wycombe maçında da hakem Howard Webb’di ve penaltı çalmış, Noble kaçırmıştı. Yine çaldı, bu sefer Noble attı. Bir de kırmızı kart çıkardı Gillingham’a ilk yarıda, iyice rahatladım. Nosworthy de defanstan çıkıp ilk golünü attı. Çok seviyorum ulan bu adamı. Değişik bir bağ oluştu herifle aramda. Lisede okul numaram olan 91’i verdim buna. Bilen bilir, haxball’da da benim numaram 91’dir. Neyse, gol atan diğer isimler Baldock ve Cole. 3. tur kuraları çekildi maçtan hemen sonra, bu sefer 2. turdaki gibi şanslı değildik. Sona kaldık. Sona kalan diğer takım Manchester City. Tek teselli, maç bizim sahamızda. KORKMUYORUZ!

Doncaster deplasmanında da şimdiye kadar ki en çılgın maçımı oynadım. Doncaster yaralı çıktı karşıma. Üst üste farklı mağlubiyetler almış, oyuncularının moralleri yerlerde. Maça da 1-0 başladım Faubert’in golüyle ancak sonra bir şeyler oldu ve iki duran top, iki kafa ile 2-1 öne geçtiler. 2-1’den 2 dakika sonra Collison ile 2-2’yi bulduk. Son dakikalarda Piquionne üst üste karşı karşıyalardan yararlanamadı ama 90+3’te nefis düzgün vurarak 3-2 kazandırdı maçı. Maç sonrası basın toplantısında; “kendinize biraz fazla güvenmiyor musunuz?” sorusuna “evet, üst üste galibiyetler bize güven veriyor, bu bizim hakkımız” cevabını; “carew’in son haftalardaki kötü oyunu ne olacak?” sorusuna da “carew kötü oynuyor ama ben ona güveniyorum, ilerleyen haftalarda kendini bulacaktır” cevabını verdim. Takım içinde bir kaç ufak hırıltı çıktı, Carew de takımı gereksiz yere baskı altına soktuğumu falan düşündü. Allah Allah, ben anlayamıyorum bu adamları! Neyse, Jack Collison 1 gol, 1 asistiyle Haftanın Takımı’na seçildi: http://img265.imageshack.us/img265/2026/tow.png

Önümüzde çok uzun bir maraton var, yazılarla burada olacağım. Yazarken dinledim, Iron Maiden’ın pek kimselerin bilmediği ama çok sevdiğim bir şarkısıdır. Hafta boyunca çalışan ama hafta sonu gelince kendini spora adayan insanları anlatır: http://fizy.com/#s/1d4seh

Tags: Football Manager 2012 West Ham United

Nov 21 '11

FM 2012, West Ham United #1, “the everlasting”

5 Temmuz 2011 - 5 Ağustos 2011

Efendime söyleyeyim, vizeler biter bitmez “bu böyle gitmez aga, boş boş otur nereye kadar? hemen çıkayım da iş aramaya başlayayım” dedim ve şaka şaka. FM 2012 indirdim tabii. Oynamaya başlamamın üzerinden 24 saat geçmeden de ilk yazımı yazıyorum. Böyle de bir fikir oluştu kafamda. Baktım herkes FM maceralarını yazıyor, ben de dedim ki “benim neyim eksik amına koyayım?” aynen öyle. “amınakoyim” değil, “amına koyayım” selam lappap. 

Kimi alsak, kimi alsak? Çok fazla seçenek yok aslında önümüzde. West Ham United, Fenerbahçe, İngiltere’nin daha alt liglerinden bir takım ya da Türkiye’nin alt liglerinden bir takım. Hazır West Ham, Championship’teyken alayım dedim ve her şey böyle başladı. 

Çok ama çok yazık. Sam Allardyce zamanında Newcastle United’ın başındayken adının şikeye (şikenin rengi, her yerde aynı) karıştığı tespit edildi. Yeni geçmişti West Ham’ın başına ama bu olaylar nedeniyle mapusun yolunu boyladı. Şu sıralar sabah akşam dinledikleri şarkı buymuş: http://fizy.com/#s/1aht2k Ahmet Kaya’ya da selamı çakalım, zira bir kaç gün önce kendisinin ölüm yıl dönümüydü. Big Sam demişken, adamın yerinde olsam ilk işim West Ham falan değil, wikipedia’ya girip doğru dürüst bir resim koymak olurdu. Bu nedir hacı: http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a0/Sam_allardyce.JPG Bu nedir?

Neyse, böyle giderse milletin bir sezonu yazdığı yazıya ben bir ayı sığdıramayacağım. Bu işin usulünün takım almadan, “boşta” olarak başlamak olması gerekir ama FM oynayanlar %75’i herhangi bir takımın başında, %24’ü de Manchester City’nin başında başlıyor oyuna. West Ham’a geçtim, transferler yapılmış. Kadro gayet güzel. E ama ben de transfer yapmazsam olmaz. Oyuncu olmasa bile teknik kadroya bir kaç ekleme gerekli. Bir kere elin Doğu Londra’sında tek başıma vakit geçmez. Aldım Okan Buruk’la Abdullah Ercan’ı yanıma. İngilizler okey oynamayı bilmiyor. Dördüncü lazım. Hem okeyi biliyordur, hem de İngiltere’de de bulundu çokça, yabancılık çekmez diyerek Jay Jay Okocha’ya da teklif götürdüm ama parayı beğenmedi adam. Zor oldu ama Stijn Vandenbroucke’ye öğretebildik. İngilizler diretiyor “ille de briç, ille de briç” diye. Eh sizi be: http://img46.imageshack.us/img46/3513/staffiv.png

Kadro yeterince geniş ama transfersiz olmaz dediğim gibi. Sunderland’den 700.000 Euro’ya Nyron Nosworthy’yi aldım. Hem iyi yedek, hem de ligi biliyor aga. Bu arada James Tomkins ile Jack Collison da tüm İngilizlerin gözdesi. En ciddi teklifi Newcastle United ile Aston Villa yaptı, 3.500.000 ile 5.000.000 Euro arasında değişen fiyatlara. Reddettim tabii. Lazım oğlum adamlar bana. Yoksa yüzüne bakmadığımız da oldu, dördüncü kalecim Peter Kurucz mesela. Southampton istedi 28.000 Euro’ya. Süründürdüm ibneleri. 35.000’e bıraktım sonunda. Ben bıraktım bırakmasına da, adamlar beceriksiz çıktı. İkna edemediler Kurucz’u mk. Elimde kaldı adam. Arda’ya benzemiyor mu lan? http://img14.imageshack.us/img14/5018/ardaxt.png Anaaa, aynı Arda.

Bir de Richard Kingson boştaydı. Sulanayım dedim, yedekte durur. O da biliyor buraları. Hem Türkçe de biliyor. Okey de biliyordur mk. Bonservisi de elinde. Yok, çalışma izni çıkmadı. Olmadı be http://twitter.com/#!/RichardKingson reyiz.

Gelelim hazırlık dönemine. Benim bütün FM oyunlarında en başarılı olduğum dönem. Yine öyle oldu. Önce Reserve takımla oynadım, 1-0 yendim. Sonra Galler’e gittik, kampa. Galler diyince akla gelenler sınırlı. Ryan Giggs, Tom Jones, Manic Street Preachers, Rugby. Cardiff’te, Jack Collison rehberliğinde kısa bir şehir turundan sonra önce Aberystwyth ile, sonra Llanelli ile, en son da Carmarthen ile hazırlık maçı yaptık ve sırasıyla 7-0, 5-0 ve 4-0 yendik bu takımları. Yazarken dinliyorum: http://fizy.com/#s/1dl9bw

Eve uğramadan yukarı çıktık. İskoçya’ya. Hamilton ile de bir hazırlık maçımız var. Onlara da 7 tane salladıktan sonra dedim ki; “ulan ne güzel, toplam beş maç, atılan gol 24, yenilen gol 0, verilen sakatlık 0” Küt, Sam Baldock antrenmanda ayak bileğini burktu. Neyse ki 2 hafta. Sezonun başlamasına da 1 hafta kalmış. İlk maçı kaçıracak. Gayriresmi sezon açılışını da kaçırdı. Espanyol’u evimizde ağırladık. İlk ciddi rakip. Net sikiyoruz oyun olarak ama kontrayla attılar golü. Resmi olmayan yediğim ilk gol. Neyse sonra iki korner, iki kafayla bitirdim işi. 2 hayır, 1 evet ile evine yolladık Espanyol’u. Bakın alt lig takımıyım ben. West Ham’ım ama alt lig. Kampın yıldızları açık ara Henri Lansbury, James Tomkins, Abdoulaye Faye. Hele Lansbury sol kanattan nasıl yardırıyor belli değil, ki asıl yeri olmamasına rağmen. Fikstür ve Sonuçlar için: http://img695.imageshack.us/img695/2637/fixturef.png

Önümüzde Crystal Palace deplasmanı var. Sezonu Selhurst Park’ta açacağız. Lig Kupası’na da ilk turdan başlıyoruz. İlk maç deplasmanda bir alt lig ekibi Wycombe ile. Asıl hedef FA Cup ama Lig Kupası’nda da ne kadar ileri gidersek o kadar iyi. Ana hedef ise tabii ki ligi lider tamamlayıp Premier’e yükselmek. Geçen gün toplantı yaptım çocuklarla; “geçen seneyi unutun” dedim, “avram grant sikti bıraktı, ne sizde heyecan kaldı, ne bizde şevk” O zamanlar taraftarız tabii. “bu sene bizim senemiz olacak” falan filan kısaca şuna benzer bir konuşma yaptım: http://www.youtube.com/watch?v=tnTsa4DJBB8 Motive oldular. Zaten yaş ortalamamız 24.

35.402 kişilik Boleyn Ground’un 23.800 koltuğu kombine biletlere ayrılmış durumda. Bu kombinelerin de 22.000’i satıldı şimdilik. 101 metre uzunluğunda, 64 metre genişliğinde sahamız var. Akademimiz var, onları yetiştiren kapı gibi oyuncularımız ve teknik kadromuz var. Kaptanımız Kevin Nolan, Sam Cowler’ı eğiten kalecimiz Robert Green var. İleride büyük bir tecrübe John Carew, alternatifleri Carlton Cole ve Frederic Piquionne var. “oley oley mark noble, west ham’ın çocuğu mark noble” var. BEN VARIM! Bu sene sike sike şampiyon West Ham!

Tags: West Ham United Football Manager 2012

Oct 25 '11
Bugünü asla unutmayacağım.

Bugünü asla unutmayacağım.

Tags: angel mccoughtry fenerbahce

Sep 10 '11
ortakkatlarinenkucugu:

“Nöbetteyim Judas’larda”

ortakkatlarinenkucugu:

“Nöbetteyim Judas’larda”

23 notes (via ortakkatlarinenkucugu & sulusaka)Tags: lady gaga cansever

Aug 1 '11
28 Ekim’e kadar diziyi bitirmem gerek!

28 Ekim’e kadar diziyi bitirmem gerek!

(Source: kahtalinice)

27 notes (via kahtalinice)

Jun 21 '11

Sonisphere Festival 2011 - Maçka Küçükçiftlik Park, İstanbul, Türkiye

\m/ Kocaeli’nin Körfez ilçesinden 18 Haziran 2011 günü saat 17.25’te evden çıktığımda Sonisphere 2011 yolculuğum başlamıştı. Kocaeli Üniversitesi’nde benim gibi Çevre Mühendisliği okuyan Yusuf ile buluştum İzmit merkezde. 19.00 arabasıyla İstanbul’a gittik. İstanbul’da yaptığımız ilk şey Kadıköy’den vapurla Beşiktaş’a geçmek ve İstiklal Caddesi’ne çıkıp tavuk dürüm ile karnımızı doyurmak oldu. Metalci adam fakir olur, evet. Daha sonra aynı üniversitede okuduğumuz Utku ile ve arkadaşlarıyla buluşup bir iki bira içtik. Nevizade tam anlamıyla tıklım tıklımdı. Cumartesi akşamı, bundan daha azını göremezsiniz zaten. Belli bir saatten sonra kalkıp Maçka yakınlarında kalacağımız eve geçtik. Ben hiç tanımıyorum ama sağolsun Utku’nun Alper isimli arkadaşı bize kapılarını açtı. Aslında Yusuf Küçükçiftlik Park girişinde sabahlamayı planlıyordu, beni de yanına çekmişti biletim sahne önü olmamasına rağmen ama uyuyup enerji toplamak ona da daha mantıklı geldi sonrasında.

Alperler’e geçtiğimizde saat 00.10 falandı. Eve bira söyledikten sonra televizyon izleyip muhabbete başladık. Saatler ilerledikçe heyecan artıyordu. 02.00 gibi Çakallarla Dans açtı Alper. Yarım saat kadar sonra uyumam gerektiğini farkedip yatağa geçtim ben. O sırada eve bir de kuzeni geldi elemanın. Bir de arkadaşı Buğra vardı. Ben, Utku, Yusuf, Alper, Buğra, kuzen. 6 kişi kaldık o gece evde. Sağolsun. Saatimizi 06.00’a kurup uyuduk. Sabah Yusuf beni uyandırdığında horultumdan uyuyamadığımı söyledi. Utku da heyecandan uyuyamamış. Ben de 03.00 gibi anca dalmıştım. Üçümüz toplam üç saatlik uykuyla Küçükçiftlik Park’a geçtiğimizde 150-200 civarı kişinin bizi karşıladığını gördük. Bu sayı bir hayli az geldi bize.

İlk işimiz poğaça ve zaman geçirecek birşeyler almak oldu. Uykusuz, Penguen ve Four Four Two. Uykusuz ile Penguen’e daha önce bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Gün içinde çok gülmeyeceğimden dolayı, gülme kotamı erkenden doldurarak iyi yapmışım aslında. Saatler geçmek bilmiyordu giriş kapısının önünde. Tanımadığımız insanlarla muhabbet, beraber şarkı söylemek falan derken 11.30 gibi topluca ayağa kalkıldı. 12.30’da sözde kapıların açılması bekleniyordu ama ilk fiyasko burada gerçekleşti. Zaten ilk çıkacak grup Mastodon, 14.15’te başlayacak konsere, 13.30’a kadar kapılar açılmadı. Bir de o saate kadar kuyruk İnönü’ye kadar uzandı. 200 kişi oldu sana 1000 ve üzeri. Kocaman kapı da dışa doğru açılıyormuş. Bizden geri gitmemizi istiyor güvenlik. Böyle saçmalıklar olması bekleniyor tabii de, bu harbiden büyük bir rezaletti. Neyse ki kapılar açıldı ve insanlar koşarak içeri girdi. Benim biletim saha içinden değil, normal bölgeden olduğu için önde yer kapma gibi bir derdim yoktu. Yusuf, Utku ve yanımda adını hatırlamadığım diğer arkadaştan ayrıldım ve alanda küçük bir gezintiye çıktım.

Tuvalete girdim önce. Ben ilk defa böyle bir organizasyona katılıyordum. Normalde metal müzik dinleyen biri değilim. Sadece Iron Maiden dinlerim ben. Buraya tek geliş amacım da Iron Maiden. Daha önce Türkiye’ye Iron Maiden sadece bir kez geldiğinden dolayı, o da ben 8 yaşında olduğum zaman olduğundan dolayı ilk defa böyle bir organizasyona katılıyorum. Tuvaletlerin hep berbat olduğu söylenir ama ben o kadar da kötü bulmadım. Sonuçta ne bekliyorduk ki? Sabun var, su var, e sıçacaklar için kağıt da konmuş, yeter. Sonra tişört alırım diye tişört standına baktım. Daha önce burada fotoğrafını paylaştığım The Final Frontier World Tour’un teker teker tarihleri ve ülkeleri üzerinde yazılı olan tişört vardı ama fiyatı 50 liraydı. Dışarıda İstanbul illüstrasyonlu tişörtler 20 liraydı, alsam onlardan alırdım. İkisinden de almadım. Sonra yiyecek ve içecek standlarına baktım. Orada da fiyatlar gayet güzel. Su, herkes içebilsin diye 50 kuruş, kola ve bira 7.50 lira, köfte ekmek ve soğuk sandviç de 7.50, gayet ideal. Suyumu aldım ve normal bölgenin 2. kısmı olan çimlere oturup Mastodon konserini izledim.

Sonlara doğru twitter’dan arkadaşlık kurduğum Can geldi. Can’ın bileti sahne önüydü ama beni bir kaç saatliğine yalnız bırakmadı sağolsun. Sahne önü bileti sahipleri bizim alana gelebiliyor, biz oraya gidemiyoruz. Yoksa ben de onu yalnız bırakmazdım, eheh. Mastodon konserinin sonunda, arada ve In Flames konserinin ilk bölümünde biralarımızı içip Fenerbahçe ve Galatasaray’ın geleceğini, geçmişini, rekabetini konuştuk. Iron Maiden hariç gün boyunca en eğlendiğim kısımlardan biriydi. Buradan bir kez daha teşekkür edeyim Can’a. In Flames’in ortalarında, arkadaşları geldiğinden yerine geçmek zorunda kaldı. Ben de çimlere geri dönüp Iron Maiden konseri için uyku depolamaya çalıştım.

Mastodon ve In Flames benim çok fazla bilmediğim gruplar. Dedim ya metal dinlemem pek diye. Buraya geliş amacım sadece ve sadece Iron Maiden’dı. Param olsa 300 de verirdim ama 150 liramın tamamını Iron Maiden için aldım. Diğerleri ekstra oldu. Mesela Alice Cooper. Gelmeden önce bütün grupların bir kaç şarkısını dinledim. En beğendiğim Alice Cooper oldu. Daha sonra bilene danıştım. Uğur Ozan’ın kız arkadaşı Umut’a. Bana bir Alice Cooper Top 10 yaptı. İşte oradan dinlediklerim. The Black Widow ile girdi. I’m Eighteen’den sonra yine uyku bastırdı. Azıcık uyuduktan sonra, ulan ben uyku problemi olan insanım, evde rahat yatağımda uykuya dalmakta zorluk çekiyorum, orada binlerce kişinin arasında, o kadar gürültüde tık diye dalmışım, neyse azıcık uyuduktan sonra Feed My Frankenstein’da kalktım. Gulyabaniyi gördüm. Poison’ı dinledim. School’s Out efsanesinin arasına Another Brick in the Wall’ı sıkıştırmış ve Serdar Ortaç’a da “Öyle söylenmez, böyle söylenir” demişti Alice, buna da tanıklık ettim. Elected’daki Türk Bayrağı ironisini de yakaladım. Sahne şovu açısından harika bir konserin yarısını izleyebilsem de gayet keyifli bir şekilde hakkını alabildiğime inanıyorum. Yarım saat sonra Slipknot çıkacaktı. O arada birşeyler yemem gerektiğini fark ettim ve köfte ekmeğe yumuldum, tabii birayla.

Slipknot açıkçası hiç ilgimi çeken bir grup değil ama bunu dinlemek zorundaydım çünkü artık onlardan sonra Iron Maiden çıkacaktı ve benim iyi bir yer edinmem gerekti. Önlere doğru geçtim. Şimdi şöyle diyelim, bu adamlar türlerinin en iyisi. Sevenlerine de inanılmaz bir gaz veriyorlar kesinlikle. Geçtiğimiz sene de Paul Gray isimli üyelerini kaybetmişler. Ekstra bir duygusallık var herkeste. Herşey kabul. Ama sevmeyen insana sevdiremezsin işte. Pogo imiş, Wall of Death imiş bana hiç dostça gelmeyen şeyler bunlar. Ve inanır mısınız, nerede dursam orada pogo oluştu. Konser boyunca oluşan pogolardan kaçmakla geçti vaktim. Arada gaz maskeli abimizin ayakta platform tarafına çıkıp kendini sahne önündeki seyircilere atmasını, palyaçonun bagetleriyle mastürbasyon yapmasını falan yakaladım. Spit it Out’ta ayıp olmasın diye çömeldik. Çömelmeyen bir sürü kişi vardı. Tabii kimseyi zorla çömeltemezsin ama buraya geldiysen, sevmesen de saygı duy ve koreografiyi bozma. Çömeldik ve yeri geldiğinde zıpladık falan. Slipknot’a saygım sonsuz ama bazı fanlarına değil. Konser bittiğinde adamlar ciddi ciddi “Yeeeaaa Maiden önden izlenmez, ben arkaya gidiyorum.” falan dedi. Gerçi kötü de olmadı, ön tarafı boşalttılar. Solist Corey Taylor “We are so excited because we’ll watch Iron Maiden” derken, fanların “Maiden Sucks” demeleri de ayrı saçmalık. Gerçekten gece sonrası İstiklal Caddesi’nde yürürken üzerimizdeki Maiden tişörtlerini gören elemanlar böyle bir söz öbeği kullandılar. Çok yazık.

Ve geldik babalara. Babalar gününde manevi babalarımla birlikte olacaktım. 20.00-21.00 arası geçmek bilmedi adeta. 21.15’te Doctor Doctor’ı duyduğumda nabız sayım, hayatımın o anı boyunca en yüksek seviyeye ulaşmıştı. Satellite 15… The Final Frontier’ın 4 dakikayı aşkın intro’su bitmek bilmedi. Ve o bittiğinde! Allah’ım Iron Maiden! Sahnedeler. Azıcık önümdeler. Ben normal bölümdeyim, sahne önündeki arkadaşlarımı düşünemiyorum bile! İşte Bruce Dickinson, İşte Steve Harris, İşte Dave Murray, Adrian Smith, Janick Gers. Kocaman baterisinden dolayı göremesek de Nicko McBrain! Kanlı canlı başladılar söylemeye. “Scream for me İstanbul!” bu sözü duymayı saat 06.00’dan beri değil, bileti aldığımdan beri de değil, doğduğum andan beri bekliyordum. Ve Bruce abimiz bunu haykırdığında İstanbul’dan öyle bir ses çıktı ki, benim açıklamaya gücüm yetmez. Ses sisteminin nasıl olduğu, arada unutulan notalar, sözler, seyircinin yeni parçaları bilmemesi ve eşlik edememesi falan hiçbiri umrumda değil. Iron Maiden ile aynı ortamdaydım ya, aynı havayı soludum ya, o bana yeter. El Dorado, 2 Minutes to Midnight, The Talisman ve ardından Coming Home. “To the Albion’s land, Coming Home!”, beraber Dance of Death’i söyledik lan. The Trooper en çok katılımın olduğu parçaydı, The Wicker Man ve Blood Brothers. İlk gördüğümde duygularıma engel olamayıp ağlamıştım. Blood Brothers’ta ikinci kez ağladım. Sonra When the Wild Wind Blows, The Evil That Men Do ve beni Iron Maiden ile tanıştıran Fear of the Dark. “Iron Maiden’s gonna get you, no matter how far!” dedikten sonra içeri gitti babalar. Tabii konseri terk eden çok kişi de oldu. Yahu ben de ilk geliyorum da hiç mi bu işin adabını falan bilmiyorsunuz arkadaş. Bis dedikleri olay var ve yeniden çıktılar sahneye. The Number of the Beast. Hallowed Be Thy Name okudular önümüzde lan, var mı ötesi. Running Free ile de bitti bu muhteşem gece. Sonrası da Monty Python’dan Always Look on the Bright Side of Life.

Tabii herkes çok daha fazla klasik çalınmasını isterdi. Benim de çalınmasını isteyeceğim en az 40 parça var ama Iron Maiden bir turneye başladı mı, aynı setlist ile devam eder. Bu setlist çok ama çok nadir değişir. Belki Bruce’lü Iron Maiden Türkiye’ye ilk kez geldiğinden ben de bir iki şarkı eklenebilir dedim ama pek de inanarak değil. Diğer ülkelerde ne çaldılarsa aynılarını, aynı sırayla çaldılar. Ne çaldıkları çok da önemli değil, oradalardı ya, gördük ya, yeter. Tek şikayetim, Bruce çok az konuştu. Yine de yetti be. Bir dahaki gelişlerinde daha büyük bir yere ihtiyaçları olacağını söyleyerek hepimizi gaza getirdi, dışarıdakilere selam çakarak ve Jedi esprisiyle hepimizi güldürdü. Midnight Express olayını yakalayamadım ama onu da fazla büyütmemek, espri olarak algılamak lazım sanırım.

O gece konser çıkışı da en az giriş kadar sorunlu oldu. Purple Concerts’in kulaklarını çok çınlattık. İstiklal Caddesi’nde ıslak hamburgerlerimizi yedikten sonra bir kez daha Alperler’e gittik. 03.00’da yatıp 08.00’da uyandık. 10.00 arabasıyla Kocaeli’ye geri döndük. 11.30’da evdeydim. 15.30’da yatağa girdim. Sabah 07.30’da uyandım. Tam 16 saat uyudum. Hayatımın en uzun ve en huzurlu uykusu! Ben Iron Maiden’ı gördüm! \m/

4 notes Tags: sonisphere festival 2011 küçükçiftlik park mastodon in flames slipknot alice cooper iron maiden the final frontier world tour

Apr 21 '11
biz türkiye kupası’nı alırsak ne yapacağız, belli değil :(

biz türkiye kupası’nı alırsak ne yapacağız, belli değil :(

360 notes (via lavittoriasaranostra & foutbol)Tags: reblog real madrid sergio ramos copa del rey